Eski Defter


Geçenlerde tavan arasını boşattık. Meşhur tavan arası hikâyelerindeki gibi eski defterlerimi buldum ben de... Daha önce onları bulup yakmayı düşünmüştüm, eskilerin yükünü arındırmak niyetiyle, arayıp bulamamıştım o zaman. Doğru zamanı beklemişler demek ki onlar da bulunmak için. Defterler elime geçince 12 yaşımdan beri günlük yazan biri olarak pek çok anı canlandı birden. İçinden geçtim çoğunun ve vedalaştık. Bir iki defterse kalmak istediler benimle. Onlar ki daha yazarken bile özeldiler. Hayatımın yarısında yazdığım defterim beni çok şaşırttı. Neredeyse bugün yazmışım gibi... Hiç yol kat etmedim mi ki o zamandan bu yana...


Zaman hiç geçmemiş, içsel arzu ve bekleyişler değişmemiş olabilir mi? O zamanki ben ile bugünkü arasındaki farka bakıyorum, sisli bir yola bakar gibi. Sanki içinden biri geçmiş de izi kalmışçasına bir his bırakıyor, zaman. O zamanlar daha mı tutkuluymuşum daha mı yaşam dolu, yoksa daha mı hayalci, daha mı egolu yoksa daha mı bilge, daha mı cahil...


“Sahicilik - dürüstlük noktanı çok dikkatle belirlemelisin yeniden:

Özgürlüğün de buna bağlı şimdi - amaçlarının gerçekleşmesi -

Senin gerçekleşmen de: doğru ve doğruluklu

-Sadık- olabileceğin nokta

Kendine ve yaşamın anlamına...

Bu duyguyu çok iyi kavramalısın:

Bu senin tam da

sahtecilik noktanı sana bildiren duygudur

-kendin olmadığın yerlerde takındığın maskelerin bıyık altına eşlik eden duygu”


Bugün yaşanmışlığımın neredeyse yarısındayken yola duyulan özlem ve içsel çekilmenin sesini daha mı başka duyuyormuşum ne... aradıkça bulup, buldukça kaybetmek gibi yol. Arayışı dışta bulmaya yaklaştıkça uzaklaşan,dışsallaştıkça kaçan gizil yanıyla, yolcusunu hiç bırakmayan ‘varoluşun sırrı’ değneği her an üzerimizde aslında.


Özgürlüğümü nerede bıraktım. Doğumla gelen, bitmemiş işler silsilesinin, özden kopuş hikâyesinin, otoriteyle sorunlar yaşayıp, beni özümden koparıyorlar duygusuyla kaldırılan baş ve kalkan başın ezilmesi hikâyesinin ortalarında bir yerlerde, tekrar eden döngünün tekrarlanış hikâyelerini sil baştan yazıp, silip yeniden yazıyoruz...

“Ta içimizde duyarız gelecek günlerin geçmişin

Başka ne gelir elimizden

Büyük bir uzaklığa gülümseyerek

Geçiştiririz ıskaladığımız şeyleri”


Yol yolcuya yolu yolda öğretir

Her yolcuya lazım bir öğretmen

Öğretmen yolu göstermeden öğretir

Sebat eden kalır yolda

Yola küsen bahtına küser

Bu yolda

Dışımızda aradığımız çözümlerin

İçimizde olmasının sorumluluğuyla

Yüzleşmek gerek yolda

Bakarken dışa ararken bir suçlu

Bir de bakmışın

Ne suçlu var ve ne de güçlü


Kendinden kendine yazılmış cevaplar gelir bazen önceden, bilmez ki insan yazar kaderini önceden:


“Ve oradaydın, karşımda sessizce, varlığınla konuşuyordun.

Buradayım diyordun.

Buradayım işte!

Hoş geldin


Şiir gibisin, yazılı sözcüklerin ardındaki anlamın yoğunluğu gibi.

Ya da bir buz dağı, görünmeyeni büyük olan.

Sessizliğindeki çığlıkları duyabiliyorum ve tehlike geliyorum demez, gelir.

Hoş geldin


O keşfedilesiliğinin yarattığı çekimden kaçmak için çaba sarf etmem gerek,

dikkatli olmalıyım.

Balık gibi hissediyorum kendimi.

Ve bir yırtıcı kuş diğer yandan. Pençelerim bilenmiş, gagası sivri.


Korkman gerek ama korkmuyorsun

Hoş geldin

Ama ben korkuyorum.

Bir gün sen de korkacaksın ama o ben olmayacağım.

Kendinden korkacaksın.

Neden geldin?

Bilmek istediğin ne?

Bende cevabı var mı ki?

Yoksa sen mi bana vereceksin?

Hoş geldin


O sert duruşun ardındaki kırılganlığından da mı korkmuyorsun

O kılına zarar gelse yüreğinin ağzına gelişlerinden,

O tek çizgideki anlamdan,

O kızgınlıklarını arkasına gizlediğin ulviliğinin fluluğundan

Önündeki sis perdesinden,

Yolculuklardan

Çağrışımlardan

Duvarlardan, tuğlalardan

Anlamlardan

Buluttan

Şiirden